|
|
|
| İSRAF |
| |
Yirmiiki yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele
yerleştim.
Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavobaya gittiğimde,
aynanın
yanında ilginç bir yazı gördüm. Lütfen diyordu. Traştan
sonra
jiletinizi çöpe atmayın. Yanında bir kutu var, oraya
bırakın. Bir
tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik
eşya
denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde "İsveç
çeliğinden Yapılmıştır" diye yazardı. İşte o ülke,
kullanılmış
bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona
sahip
çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsveç'de zaman zaman belli belli periyotlarda radyolar,
televizyonlar,
basın bir haberi duyurur; şu tarihte, şu saatte adamlarımız
gelecek,
siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız,
ilgilenmediğiniz,
kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete, kağıt,
ambalaj,
kutu varsa, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının
önüne koyun. İsveç'in kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç
ziyanına
engel olun.
Beş yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu. Bir
tane
yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor,
sola bakıyor,
bulmaya çalışıyor. Çocukluk işte, "aman babaanne dedim, bir
pirinç
tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?"
Rahmetli ilk
defa sertleşti bana karşı. Öfkeyle doğruldu, " sen oturduğun
yerden
ahkam kesiyorsun" dedi. "Hiç pirinç üretilirken gördün mü?
İnsanlar
ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın
göz nuru,
alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?"
Utancımdan kıpkırmızı oldum.
Aradan yıllar geçti. Huku fakültesi öğrencisiyim. Alain'in
proposallarını
okuyorum. Birden irkildim, babaannemi hatırladım. Alain, bir
insan yerde
bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa ihanet
etmiş olur
diyordu. İlave ediyordu, bir iğnenin üretiminde binlerce
insanın alın teri,
göz nuru, el emeği vardır.
Japonlar son derece sade, basit, yalın ve mütevazi yaşayan
insanlardır.
Evlerini mobilya ile, eşya ile dolduranlar Japonlara göre
ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle
zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir
insanın
gösteriş için, eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçer. İç borçlar,
dış borçlar
gırtlağı aşar. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye
çıkar. Durumu
olanca açıklığıyla ve tehlikeleriyle anlatır. "Şu andan
itibaren" der.
"Tanrı şahidim olsun ki japonların iç ve dış borçları son
kuruşuna kadar
ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Bu üstümdeki
elbiseden
başka bir elbise giymeyeceğim." Dediklerini yapar. En üstten
en alta bir
israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını
öder. Bu
durumun toplumun bütün kesimlerini, tek bir istisna olmadan
kapsadığını
söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon İmparatorunun sarayını
gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazi, ne kadar
gösterişten uzak...
Gerekmediği halde elektriği yakmakla, musluğu kapatmayarak
suyu boş yere
akıtmakla, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden
yatmakla, yemek
yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler
sınıfına girmiyor muyuz..?
Hayat çok ince, akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o
kadar birbirine bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir
sözü
unutmadım.., "Bir çivi nal kaybettirir, bir nal bir atı, bir
at da
orduya savaşı.." diyordu. Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin
ister fakir olalım, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da,
maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır. |
|